Şiirin Dili

Şiirin Dili

"Karmaşık (Bir) Kavram: Şiirin Dili”
Şiir, herkesin bildiği gibi tanımlanması zor bir kavram. Zorluğu şuradan geliyor: Çok kişisel bir yaratı biçimi. Tüm yazınsal söylemler gibi bir eğretileme ve imge sanatı olan şiirsel söylemin de “biricik” oluşu, tekliği, bunun yanı sıra yaratım sürecindeki karmaşıklığı tanımlanmasını güçleştirmektedir. Varolan, bilinen tüm tanımlarının da bireysel, kişiye özel ve genel kabul görmeyen “aforizma” türünde açıklamalar olduğu söylenebilir. Böyle zor bir kavramın ötesinde bir de o alanın dilini tartışmak, hele de dilci, dilbilimci olmayan bir insan için daha da güç. Bu nedenle konuya şiir de yazan bir insan olarak öğrendiğim ve bildiğim kadarıyla değinmeye çalışacağım.

Özdemir İnce, “Şiirin Dili 1” başlıklı yazısının başına Jean Cohen’den şu sözleri almıştır: “Anlamı olmayan şiir artık şiir değildir, çünkü artık dil değildir.” Doğrusu buna katılmamak bana da mümkün görünmüyor, çünkü dil en başta bir iletişim aracıdır ve iletişimin gerçekleşmesi için de iletinin (mesajın) anlamlı olması gerekir.

Şiirin dilsel bir ürün, yaratım olduğu bilinir, öyle söylenir. Ancak dilden yararlansa bile onu aşan yazınsal bir yaratıdır. Yani “yeni bir dil yaratmak”tan çok, varolan dilden öteye geçmektir. O zaman yazınsal söylemi, şiir bağlamında yazınsal imgeyi kendi anlamı dışında başka bir anlam olarak tanımlamak mümkündür. Buna karşın herkes, bir metnin şiir olup olmadığını hemen anlar, sezer, öteki türlerden ayırabilir ya da bu özelliğini ayrımsar. Çünkü en yalın iletişimde bile şöyle bir düzenek vardır: Kaynak-ileti-alıcı. Burada kaynağın ozan, iletinin şiir ve alıcının da okur olduğu anlaşılabilir. İletinin içinden geçtiği bir de bağlam vardır kuşkusuz. Bu dizge, yalın anlamda iletişimi oluşturur. İletişimde sanatsal işlevin olabilmesi iletinin kendisini öne çıkarır. Ancak bu, dilin kendi amacı olması anlamına gelmez. Dilin yazınsallaşması, ham, gündelik ya da doğal dilin aşılmasıdır. Mikhail Bahtin ve Roman Jakobson’un sözleriyle dersek: “Şiirin dili doğal bir dil değildir; şiir dili doğal dilin aşılmasıyla ortaya çıkar; şair doğal dili aşarak şiirini kurar.”1 Burada kurulan yeni şey, sanıldığı gibi anlamı öteleyen bir dil değil, tersine anlamlı bir bütün, bir yapıdır.

Paul Eluard’ın şöyle bir dizesi var: “Yerküre bir portakal gibi mavidir.” Bu dizeyi anlamak elbette kolaydır, ancak bunun için nesnel gerçeğe ilişkin birtakım önbilgilerimiz vardır: Dünyanın yuvarlak oluşu, okul bilgilerinden kalma portakala benzetilmesi, ayrıca okyanuslarla kaplı olması ve hele bugünkü bilgilerle uzaydan görüntülerini bildiğimiz için mavi olması gibi... Sonuçta bu dizenin anlaşılabilmesi için şu üç bilgiye gereksinim vardır: Bir, yerküre yuvarlaktır; iki, yerküre bir portakal gibidir ve üç, yerküre mavidir. Bu arka plan (önbilgi) olmadan dizeyi anlamlandırmak kolay olmayabilir.

Başka bir örnek: Ortaya pirinç taneleri savuralım. Bunlar sözcüklerimiz olsun. Gördüğümüz şeye ne diyebiliriz? Dağınık pirinç taneleri, yani nesnel ve düz anlamı budur. Ancak bu pirinç tanelerini kendimizce belli bir biçimde, sıralı, çapraz, karmaşık ama anlamlı dağıtırsak şöyle tanımlayabiliriz: Belli bir bileşimle oluşan pirinç taneleri. Bu durum pirinç tanelerinden oluşmuş yeni bir yapıdır. Ama tek tek sözcüklerin toplamı da değildir artık. Dolayısıyla şiirsel dil ‘özerk’ bir alandır, pirinç tanelerinin ikinci, üçüncü dağıtım biçimlerini düşünürsek, öznel bir düzenektir. Pirinç tanelerini değişik biçimlerde dağıtma şansımız vardır, bu da şiir dilinin yan anlamlarla oluştuğunu, hatta yan anlamların bir metni şiir kıldığı anlamına gelir. Böyle düşündüğümüzde, “şiir anlam değildir” demenin şiiri düşüncesizlik ve dolayısıyla şiir dilini de düşüncesizliğin anlatılamaması olarak kavramamız olasıdır.

İmge için başta söylediğim bir sözü yineliyorum: Kendi anlamı dışında bir başka anlam yaratmak. İmge, nesnel gerçeğin anlakta yansıması, yansılaması sonucunda canlandırılmasıdır. Bu, beş duyu ile algılanabilen düşünsel bir edimdir. Yazınsal imge ise, bunun bir yapıntı haline dönüşmesiyle oluşabilir: Nesne, dil aracılığıyla çağrışımsal olarak algılanabilir artık. Çünkü burada bir tür yansımanın yansıması söz konusudur. İşte bu noktada yaratılan şey dilsel imge’dir. Bu dilsel imgenin yaratılması için yansımanın yansıması sürecinde yaratıcı güç devreye girmiştir. Şiirin yazınsal bir tür olarak biricikliği, tekliği de bu yaratıcı gücün, yani ozanın doğal dili dönüştürmesiyle oluşur. İşte “karmaşık kavram” denilen de budur. Çünkü: “Şiirin dili gündelik dilden, doğal dilden farklıdır ve bunu şiire aşina olmayan insanlar bile hemen fark eder.”2 Artık varolan gündelik dilden eylemle yeni bir dizge içinde, öncekinden farklı ve elbette güzel, ama anlamlı bir dil yaratılmıştır.

Şiirin dilini böyle tanımlamaya çalıştıktan sonra şuna da değinmek gerekiyor: Batı’da 1850’lere kadar şiirin belli kalıpları vardı. Bizde ise 1900-1910’lu yıllarda doğan ozanlarca klasik kalıplar kırılmaya başlanmıştır. Eskiden bir şeyin şiir olduğunu anlamak herhalde çok daha kolaydı: Belli, hatta ‘zorunlu’ koşuk biçimlerinin yanında ölçü ve uyak da belirleyiciydi. Oysa çağımızda: “Şiir düzyazının sözdiziminin bozulmasıyla ortaya çıkar”3 deniliyor. Bu anlamda şiir, düzyazı karşıtıdır, ondan farklıdır. Düzyazıda cümlenin düzgün öğeleri vardır ve bunlar çizgiseldir. Şiir dili bu anlamda doğal dile karşıtlık içinde olduğu için bir sapma oluşturur. Ancak bu sapma, özellikle 1980’den sonra çok sık rastlandığı ve henüz doğru dürüst incelenmediği için tam olarak da saptanamadığı için Özdemir İnce’nin sözleriyle bir “sözcük bitpazarı”ndan farklı bir şeydir. Benim de son zamanlarda yazılarımda özellikle vurgulamaya çalıştığım gibi söz konusu olan sapma, doğal dile karşıtlık olarak bir düzenlilik halindedir, ama bir anlamlar bütünüdür, başka deyişle “anlamlı bir bütün”dür. Demek ki, doğal dile karşıtlık bir sapmaya yol açıyor, ancak bu “müdahaleler” sapma ya da bir düzenlilik olarak yeni bir dil, karmaşık (bir) kavram yaratıyor. İşte şiir(in) dili budur.

Dilden sapmalar değişik biçimlerde görülebilir: Örneğin sessel sapmaya Can Yücel’in şiirlerinde sıkça rastlanır. Başlangıçta dize’nin kendisi olan yazıya ilişkin sapma Behçet Necatigil’in kimi şiirlerinde görülür. Sözcüksel sapma yine Can Yücel, ama özellikle Metin Eloğlu şiirinde izlenir. Tonlama sapması Orhan Veli şiirinde görülen bir şeyken, tarihsel dönem sapması, Hilmi Yavuz’ca çok az başvurulduğu halde, onun düzyazılarının ve şiircesinin (poetikasının) etkisinde kalan ve özellikle mistisizme kayan belli bir “şair grubu”nda gereksiz kullanılan Osmanlıca sözcükler olarak görülmektedir. Ayrıca sözdizimsel (Susamam onu/Ö. İnce ya da Ağlama beni/KG), anlamsal (Boynu bükük Kızkulesi; Gözü yaşlı Konya ovası) ve şivesel sapma biçimleri de bulunmaktadır.

Düzenlilik ise yineleme ve koşutluk biçiminde kullanılabilir. Orhan Veli’nin “Bedava” şiiri yinelemeye, Oktay Rifat’ın “Yıldızlar” adlı şiiri de koşutluğa çarpıcı birer örnek oluştururlar. Sonuç olarak şiirde öne çıkartılan sapmalar ve düzenlilikler, şiirin metin içi ilişkileri denilen ve onun anlamlı bir bütün oluşturmasını sağlayan bağlantıyı oluştururlar.

Demek ki, şiirsel söylem bir yapıdır. Bütünsel bir anlamdır. Bu da şiirde anlamsal dolaylılık’la kurulur. Anlamsal dolaylılık anlamın kayması kadar, anlamın bozulması ya da anlam yaratma ile yani, “yeni organik imler”le olabilir. Bu nedenle şiir, salt dilbilimsel incelemelerle değil, daha çok anlambilimsel açıdan yerine oturtulabilir. Ancak hiçbir inceleme yöntemi, yaratım sürecinin yerine konamaz. Bizde özellikle Enis Batur ve etkisindeki şairlerde böyle bir yazı-şiire sıkça rastlanmaktadır. Oysa anlamlama, şiirin gerçek öznesidir ve geriye işler, okur eyleminde ortaya çıkar. Şiirsel olmayan metnin belli ve hazır bir anlamı vardır. Oysa anlamlama, hazır ve açık anlamın yerine, gizli, belirsiz ve karmaşık bir sonuçtur. Bu da daha çok çoğul okumalarla derinleşir.

Şiirsel olmayan bildiride bir gösteren bir de gösterilen vardır. Şiirde ise gösteren var, ama yanı sıra birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü... gösterilen ve gösteren vardır. Belki yan anlam ve çok katmanlı anlamlılık dediğimiz şey tam da burada ortaya çıkandır. Şiirde gösterilenin (yansımaların) çoğul olması söz konusudur. Bu da Marksist Estetiğin yardımıyla yorumbilim ve alımlama estetiğiyle daha iyi anlaşılabilir. Yine Paul Eluard’dan bir örnek:
Ne kaldı geriye kendime dair söylediklerimden, Sahte hazineler sakladım boş dolaplarda.


Burada ozanın bir ana gösterileni vardır, ama her okuyanın farklı bir gösterilen çıkaracağı da gerçektir: Gösterilenle ozanın anlatmak istediği “hiçbir şey”dir, hiçbir şeyin kalmadığıdır. Oysa benim için, sizin için, öteki okur için farklı bir şey kalmış ya da bizim hiçbir şeyimiz başka bir hiçbir şeydir. Böylece gösterilen sayısı tek okur bağlamında da, birden fazla okuyucu için de artacaktır. Bütünlük bu “hiçbir şey”dedir.

Şiirsel söylemin değişmece üzerine kurulu olduğu, ancak bunun yanında benzetme (teşbih), eğretileme (istiare, metafor), düzdeğişmece (mecazı mürsel), kapsamlama, simge vb. söz sanatlarıyla kurulduğu biliniyor. Özdemir İnce, 1942 yılında İsmail Habib Sevük tarafından yazılan Edebiyat Bilgileri adlı bir kaynağın bugünkü Türkçe’ye aktarılabildiği takdirde bu konuda çok şey içerdiğini belirtmektedir. Kuşkusuz bu bağlamda şiirden ve şiirin dilinden söz etmek için şiirin kullandığı imge, değişmece, eğretileme, düzdeğişmece gibi konuların da örneklenmesi gerekebilir.

Değişmece denilen mecaz’ın günlük dilden sapma olduğu bir gerçektir. Örneğin: “Ağaçlar kollarını sallıyordu”da “kolların” değişmece olduğunu anlıyoruz. Burada “dallarını” dediğimizde gerçek anlamını imleriz. Yine herkesin bildiği ve günlük yaşamda kullandığı “mangal yakmak” gibi bir örnek, doğal dil haline dönüşen bir mecazdır. Yoksa mangalın yanmadığı anlaşılır bir şeydir. Yanması gerekenin mangalın içindeki kömür olduğunu biliriz. “Umudum kırıldı” da doğal dil haline gelmiş bir yıpranmış değişmecedir.

Benzetme, aslında bir değişmece değildir, ancak eğretilemenin dayanağıdır. Benzetmenin değişik biçimlerde kullanılan örnekleri vardır. Ayrıntılı benzetmeye Yahya Kemal’in: “Akşam, lekesiz, saf, iyi bir yüz gibi akşam” dizesini örnek verebiliriz. Kısaltılmış benzetme için: “Bırak şu yılan gibi adamı” derken, yılanın “soğuk” bir yaratık olduğu bilindiği için, ayrıca “soğuk adam” deme gereği duyulmaz. Pekişmiş benzetmede gibi, sanki vb ilgeçler kullanılmaz. Karacaoğlan’ın: “Her günüm bir yıla döndü, giderim” dizesinde olduğu gibi. Yalın benzetmeye (teşbih-i beliğ) Sabri Esat Siyavuşgil’in şu dizesi örnek verilebilir: “Köyler ufka dizilen tozlanmış birer resim.”

Eğretileme ise şiirsel imgeye kaynaklık eder. İmgeyi eyleme geçirir, bu anlamda da şiir dilinin temelini oluşturduğu söylenebilir: “Yıldızlar göz kırpıyor” gibi. Burada göz anlam değiştiriyor, ayrıca yıldızların gözü olmaz! Değişmece olarak kullanılmıştır. Eğretileme, benzetme olarak kullanılabilir, açık eğretileme gibi. Örneğin Âşık Veysel’in çok bilinen:

İki kapılı bir handa/
Gidiyorum gündüz gece /

dizelerinde açık bir eğretileme (iki kapılı bir han eşittir dünya) söz konusuyken, Necip Fazıl Kısakürek’in:

Yapraktan saçını yerlere saçmış
Sonbahar ağlıyor ayaklarında


dizeleri daha geniş anlamlı, dolayısıyla kapalı ya da gizli bir eğretileme örneğidir. Bu yanıyla eğretilemenin şiir diline, dolayısıyla imgeye temel olduğu anlaşılıyor. Bir bakıma bilinç öncesi ya da sezgisel bir durum söz konusudur. Belki de esin anı budur!

Düzdeğişmecede benzetme ereklenmediği halde, eğretileme benzetme ereğiyle yapılır. Örneğin: “Ayağını çıkar” denildiğinde, ayağın çıkmayacağını biliriz, ama günlük dilde çok sık kullanırız hiç yadırgamadan. Çıkarılması gerekenin ayakkabı olduğunu hemen anlarız. Kapsamlama için, “yelkenli gemi” yerine ‘yelkenli’, “kadın” yerine ‘dişi’, “porselen vazo” yerine ‘porselen’ sözcüklerinin kullanılması gibi örneklerle yetiniyorum.

Şiirin olmazsa olmazları olan bu öğelerden sonra şiir dilinin biraz daha anlaşılır olabildiğini umarak, yine son dönemlerde atlanan bir konuya değinmek istiyorum: Dilsel işlev. Önce şunu belirtmeli: “İşlevsiz ve bildirisiz bir dil yoktur.”4 Dil, cümle, söylem ve metin aşamalarıyla işlevsel bildirisini iletir. Roman Jakobson’a göre şiir, eski Yunanca’da “yaratı” demektir. Eski Çin geleneğinde ise iki sözcüğün birleşmesi soncunda “ereklik” anlamını taşır. Kabaca bu iki anlamı birleştirirsek, şiire amacı olan bir yaratı diyebiliriz. Demek ki, şiir denilen yazınsal söylem, bir iletişimi erekleyen güzel ve anlamlı bir yaratıdır! Bu durumda şunu demek mümkün: “Şiir, sözdizimsel, şiirsel söylemle ve cümlelerle yazılır; sözcüklerin tek başlarına şiirsel yapıda hiçbir değeri yoktur.”5 Bir metnin amacı yoksa, ‘yaratı’ düzeyinde bir bildiriyi iletemiyorsa, sonuçta iletişim kuramıyorsa ya da anlamsızsa sanat yapıtı olarak değerlendirilemez. Çünkü:“O zaman yapı yoktur, yapı yoksa dil yoktur, dil ve yapı yoksa sanat yapıtı da yoktur.”6 Öyleyse sonuç olarak şiir, dilsel bir yapıdır. Zaten alımlama estetiğine göre de “edebiyat aynı zamanda bir iletişim etkinliğidir.”

Baudelaire, Mallarmé ve T. S. Eliot gibi ozanların bazı sözleri çeviri ya da kötü niyet sonucu asıl anlamlarından soyularak yazınsal dile sokulmuş ve şiirin yalnızca sözcüklerle yazıldığı, anlam içermediği, hatta anlamsızlık olduğu, körü körüne geleneği sürdürmesi gerektiği gibi, adı anılan ozanların hiç de değinmediği yerlere çekilebilmiştir. Bu klasik cımbızlama alışkanlığıdır. Çünkü anlam konusunda Mallarmé’yi en çok çarpıtan ve şiirin yozlaşması konusunda gençleri olumsuz yönde etkileyen bir kişi de İlhan Berk olmuştur. Örneğin İlhan Berk, benim Mallarmé’ye karşı tavır almama yol açmıştır! Başka birileri Eliot’un sözlerini gelenekçilik olarak yorumlamıştır, bu yüzden değiştirilip dönüştürülebilen bir yeryüzü kültür kalıtından, birikim’den söz etmeye başladım! Bu nedenle, nicedir, herhangi bir ozandan aktarılan aforizma nitelikli tek cümleleri ciddiye almamak gerektiğine ben de inanmaya başladım. Çünkü bu yanlış çıkarsamalara yol açabiliyor. Böyle bakıldığında her ozanın nereye çekerseniz oraya gidebilen bir cümlesini bulabilirsiniz. Diyelim bir ozan yılgınlığa düştü ve o anda aslında umutsuzluktan bir şey söyledi ya da yazdı. Bu o sözlerin mutlak doğru olduğu anlamına gelmez. Bir cımbızlama örneği de ben vereyim: Örneğin Baudelaire, şunu da söylemiştir: “Şiir zindanda isyan eder.” Zaten şiirin işlevselliği açısından asıl olması gereken de bu olmalıdır. Yaşamın zindana çevrildiği yerde başkaldırmak! Yoksa başını yazı’nın içine gömmüş, salt yetenekçilikten ibaret, aydınca ve entellektüel bir tavrı da içermeyen bir şiir nasıl kavramın özüne uygun olarak muhalif ve hatta devrimci olabilir ki? Bu nedenle nesnel olarak devrim(ci) olan şiirin eyleyen öznesinin de devrimci olması gerektiğini düşünüyorum.

Konuyu yalın bir örneklemeyle bitirmek istiyorum: Belki biraz erkek-egemen bir söylemi var ama neden tersi de olmasın? “Güzel bir adam gibi!” örneğin. Düz ve yazınsal olmayan iletişimde bir kız gördüğümüzde: “Çok güzel bir kız” deriz. Burada bir düşünce belirtilmiştir. İkinci bir aşamada gördüğümüz kız için şunları mırıldanabiliriz: “Ah, Tanrım ne kadar güzel kız!” Burada dile duyusal boyut katılmıştır, ancak bir iletişim yok henüz, kendimize söylediğimiz bir söz kümesi gibidir bu cümle. Oysa, kıza dönüp: “Ah, Tanrım ne kadar güzelsiniz!” dediğimizde iş değişiyor. Söylenen artık çağrışımsal bir işlev kazanarak bir iletişime yol açmıştır. Son biçimde, “Ah”tan sonra virgül olduğunu düşündüğümüzde, seslendiğimiz kişiyi Tanrı yerine de koymuş olmuyor muyuz? Bu sözlerin o kişi üzerinde birden fazla anlamla yüklü olacağını kestirmek olasıdır. Varın gerisini siz düşünün!..

Alıntı ve Dipnotlar:

1. Aktaran: Özdemir İnce, Yazınsal Söylem Üzerine, s. 36, Can Yayınları, 1993, İstanbul
2. Özdemir İnce, Yazınsal Söylem Üzerine, s. 14 Yazıda kullanılan tüm örnekler Özdemir İnce’nin adı geçen kitabından alınmıştır. Konuyu açıklayabilmek için kullandığım örnek ve savlarını, umarım Özdemir İnce’nin uzun çaba ve emeklerle ürettiği anlamların dışında istemeyerek çarpıtmamışımdır.
3. Özdemir İnce, agy, s. 17
4. Özdemir İnce, agy, s. 67
5. Özdemir İnce, agy, s. 83
6. Özdemir İnce, agy, s. 84

* İzmir 2. Şiir Günleri’nde yapılan “Şiir ve Şiir Dili” konulu söyleşi metni’nden derlenmiştir.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !