Haldun Taner'in Öykücülüğü

Bir Hayat Projesi Olarak Mutluluk: Haldun Taner Öykücülüğü

Haldun Taner, öykülerini, hayat ve doğa yüceltimi, içtenlik ve dürüstlük övgüsü ama hepsinden çok insan sevgisi üzerine kurar. Yaşama coşkusu, mutluluk arayışı ve derin bir hümanizm öykülerin arka planını oluşturur. O, hayat projesi olarak yalın ve sade yaşamı savunur. İnsan mutluluğunun gösterişsiz, yalın bir hayat sürmekle mümkün olabileceği görüşündedir. Öykülerinde “beğenilme” arzusunun insanı hep yanlışa götürdüğünü vurgular. İnsanın doğallıktan, sadelikten uzaklaştığında mutsuzlukla baş başa kalacağını düşünür. Hedef büyütme, insanı insanlıktan çıkararak bencil, egoist yapar ve insan buna ulaşamayınca da mutsuz olur. Aynı şekilde hayatı ıskalayarak, gereksiz bilgi yüküyle yüklenmenin de insan mutluluğunu engellediğini düşünür. Böylece öykülerde “yaşamak mı üstün, bilmek mi” karşılaştırılması yapılır ve yaşamanın üstün olduğu sonucuna varılır. Ona göre mutlululuğun yolu insanın kendi olmasıyla mümkündür. Bilgi, özellikle hayata değmeyen bilgi, insana faydadan çok zarar getirir. Tüm insani eylemlerin, durumların doğal bir şekilde yapılmadığı için, insana sorun olarak yansıdığını düşünür. Bu arızaların başında cinsellik gelir. Doğru dürüst yaşanmadığı için hayat boyu süren bir problem olarak kalır. Onun tüm sorunlara önerdiği şey hayattır, onu gereği gibi doya doya yaşamaktır. Ama insanlar ne yapar eder bu güzelim armağanı kendilerine koydukları kurallarla çekilmez hâle getirirler.

Haldun Taner’in öykü serüveni uzun bir döneme (1949-1983) yayılmıştır: Yaşasın Demokrasi (1949), Tuş (1951), Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu (1954), Ayışığında “Çalışkur” (1954), On İkiye Bir Var (1954), Konçinalar (1967), Sancho’nun Sabah Yürüyüşü (1969), Yalıda Sabah (1983). (Bütün Öyküleri Bilgi Yayınları’nca, Kızıl Saçlı Amazon (1983), Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu (1983), On İkiye Bir Var (1983), Yalıda Sabah (1983) kitaplarında toplanmıştır. Bu yazıdaki alıntılar da Bilgi Yayınları’nın basımından yapılacaktır.)

Haldun Taner bu uzun zamana yayılan öykü serüveninde her zaman dönemsel akımlara, yazınsal gruplara mesafeli olmuştur. Taner’in yoğun olarak öykü kitapları yayınladığı dönem olan 1950’ler ülkemizde Varoluşçu-Gerçeküstü anlayışa yaslı öykülerin edebiyat dünyamıza hakim olduğu bir zaman dilimidir. Vüs’at O. Bener, Nezihe Meriç, Ferit Edgü, Leyla Erbil, Bilge Karasu, Sevim Burak avatgard diyebileceğiz bir öykü anlayışının ürünlerini verirler. Öte yandan o dönemde diğer bir önemli akım da sosyal gerçekçiliktir. Haldun Taner ise, hem “entelektüel hikâye tarzı”nı hem de sosyal gerçekçileri tasvip etmez. Çünkü o kendi deyimiyle “herkesin anlayabileceği halkçı bir üslup” peşindedir. Sanatını gruplaşmanın, grup dayanışmalarının dışında tutmak ister. Batı özentili gruplaşmalar olarak nitelediği edebi grupları eleştirir. Taner, modern öykünün geldiği yeri, imkânlarını iyi bilmesine karşın geleneksel anlayışa sıkı sıkıya bağlıdır. Ne biçimsel anlamda yenilikler, arayışlar içerisinde ne de dilde bir gerilim, şiirsellik peşindedir. Çoğunlukla düz, sade bir anlatımı yeğler. Öykülerinde nakilci tavır baskındır. Bu anlamda onun öykücülüğünü bağımsız, özgün bir adacık olarak nitelemek gerekir. O, seçkinci edebiyat anlayışının dışında, halka inen, çok okunan bir edebiyatın peşinde olmuştur. Hiç şüphesiz “hikâyeci-gazeteci” yazar kuşağındandır. Bu, dergi kanallarına mesafeli, daha çok okunmayı amaçlayan bir yazarlık tutumunu tanımlar. Açıkça “üç bin satan bir edebiyat dergisinde öykü yazmaktansa elli-altmış bin satan gazetelerde öykü yayımlamak” istediğini belirtir. Bunun için de biçimsel arayışlara girmez. Onun öykülerinde kahvede, eczanede, istasyon büvetinde bir araya gelen insanlar memleket meselelerini konuşurlar. Ama Taner’i bir çizgiyle irtibatlandırmak gerekirse Hüseyin Rahmi Gürpınar, Memduh Şevket Esendal ve Sait Faik’in bileşimi olarak tanımlamak olasıdır.

Haldun Taner’in bu yazınsal tutumu kimi yazarlarca eleştirilir. Vedat Günyol onun öykülerini “bir nükte uğruna yazılmış, fıkramsı şeyler olarak” görür. Attilâ İlhan ise öyküleri derinliksiz, imega’sız bulur: “..dedikodu yapmak, kahvede çene çalmak gibi kendiliğinden oluveren gelişigüzel” şeylerdir. Taner yapılan bu eleştirilere karşın yazınsal tutumundan geri adım atmaz, inandığı yoldan yürümeyi sürdürür. Yanıtlarını daha çok öykülerinde verecek, avangard yazınsal anlayışları bu öykülerde mahkum edecektir.

Mizah, hiciv, ironi Haldun Taner’in temel anlatım tercihleridir. Özellikle insanın tutarsızlıklarını, ikiyüzlülüklerini ortaya sererken gülünçlüğü yakalar. Öykülerinde bürokratik açmazları, toplumsal/siyasal ortamı, kendini beğenmişlikleri hicveder. Ancak mizah anlayışıyla da ülkemizdeki diğer önemli mizah yazarlarından ayrılır. Bilindiği gibi ülkemiz yazarlarının tarihsel süreç içerisinde muhalif tutumlarını sergilemede en önemli araçları “mizah” olmuştur. Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Muzaffer İzgü, Çetin Altan, Orhan Kemal toplumcu/siyasal eleştiri yaparken mizahın gücünden yararlanmışlardır. Bu yazarlar mizahı bir mücadele aracı görmüşler, bir sınıf bilinciyle hareket etmişlerdir. Haldun Taner ise bu çizgiyi sürdürmekle birlikte daha çok “insanlık halleri”yle ilgilidir. Bu özelliği onu andığımız yazarlara değil Hüseyin Rahmi’ye yaklaştırır. Çünkü Haldun Taner toplumsal/siyasal eleştiri yapmakla birlikte ağırlıklı olarak insanın küçüklüklerini, zayıflıklarını, tutarsızlıklarını gündeme getirir. Yani ideolojik tutum onda belirleyici değildir. Toplumsal yergiden çok bireysel yergi peşindedir ve insan odaklı bir mizah anlayışından yanadır. Bu nedenle eleştirileri sınıfsal değildir. Ama elbette ülke gerçeklerinden de kopuk bir mizah anlayışını benimsemez. Yolsuzlukları, bürokratik açmazları, sömürüyü, burjuvazinin yozlaşmasını o da anlatır. Ancak insanlık durumları onu daha çok cezbeder.
Öykülerde en ağır eleştirileri “yazarlık” kurumuna getirir. Öykülerinde bir yazarlık yüceltimi değil tam tersine bir yazarlık eleştirisi görülür. Hayatın doğal yanıyla yazarlığın kurgu yanını karşılaştırıp yazarların insana tepeden bakan duruşunu eleştirir. Bu bölümlerde bir anlamda sanat görüşünü ifade ederken, beğenmediği, onaylamadığı yazarlık tutumlarıyla da hesaplaşır. Bencil, egoist, benbilirimci tutumu tüm öykülerinde eleştirirken, bunun en somut örneği olarak yazarlığı görür.

1956 yılında yazdığı “Salt İnsana Yöneliş” öyküsü, onun edebiyat anlayışının manifestosu gibidir. Döneminin akımlarıyla, kendine yöneltilen eleştirilerle bu öykü aracılığıyla hesaplaşır. Öyküde, kendi yazınsal görüşleri ve sanatçı duruşlarını seçememiş, hep başkalarının ağzına bakan, etraftaki yönlendirmeyle ve Batıdan öğrendiklerini taklitle sanatını sürdüren sanatçıların parodisini yapar. Öyküde, her şeyi ilk kendilerinin keşfettiğini sanan, her şeyin en iyisini, en güçlüsünü, en görülmemişini kendilerinin yapacaklarına inanan edebiyat odaklarını eleştirir. Grup davranışlarının, sanatçı özgürlüğünü kısıtlayıp nasıl taklitçi bir zihniyete sürüklediği vurgulanır. Grubun etkin elemanı ortaya bir yazar adı atar, bunun üzerine herkes bu yazarı taklit eserler üretmeye başlar. Tam bu arada yeni bir yazarı piyasaya sürer, herkes bu kez de yeni yazarın peşinden gitmeye başlar: “Sen bir müddet James Joyce’unu yaşa diyordu. Ama tam manası ile. Tekniğini, üslubunu, vokabülerini didik didik ederek… Bir zaman sonra; Yeter artık diyordu, şimdi biraz Faulkner’i yaşa. Ve Sungur bir müddet de Faulkner’ini yaşıyordu. O bitince Samuel Becket’ini, Albert Moriva’sını, Dos Passos’unu yaşıyordu. Ve her yaşayış devrinde o aradaki örneğinin damgasını taşıyan hikâyeler yazıyordu.” (Bütün Hikâyeleri 1, s. 196). “Grupta bir ara Kafka’nın karmaşıklığı, bir zaman sonra da Çehof’un lirik karamsarlığı tutuldu. Sonra bir ara folklara, yersele dönüldü. Halk sanatı, halk müziği, halk oyunları festivali göklere çıkarıldı.” “Bir ara da, edebiyatı unutur gibi olup tiyatroya merak sardılar. (…) Godot’yu Beklerken”i oynadılar.” (A.g.e. s. 198-199). Görüldüğü gibi Haldun Taner öyküde dönemsel akımları ve yazarları taklit eden yerli yazarları hicveder. Böylece, bu yazın akımlarına niçin mesafeli olduğunun ipuçlarını verirken bir yandan da kendine yöneltilen eleştirilere bu öykü aracılığıyla cevap verir.

Temalar: mutluluk, yalınlık, cinsellik, toplumsal değişme, iki yüzlülük…

Haldun Taner insan ve insanlık hâllerine dayalı bir öykü anlayışı benimsediği için öykülerinde çok geniş bir konu çeşitliliği vardır. Bunları belli başlı başlıklar altında toplamak gerekirse “Yalıda Sabah”, “Küçük Harfli Mutluluklar”, “Yaprak Ne Canlı Yeşil” öykülerinde mutluluk algısını, “Ablam”, “Fraulein Haubold’un Kedisi”, “Yaprak Ne Canlı Yeşil”, “Necmiye’nin Hatırı”, “Allegro Ma Non Troppo”, “45 Marka Seksapil”, “Dürbün” öykülerinde cinsellik ve fetişizm, “Yaşasın Demokrasi”de siyaset kurumu, “Fasarya” ve “Ases” öykülerinde dürüstlük, “Tuş”, “Gülerek Ölmek”, “Bir Motorda Dört Kişi”de iki yüzlülük, “Sahib-i Seyf-ü Kalem”, “Artırma” öykülerinde beğenilme arzusu, “Sebati Bey’in İstanbul Seferi” ve “Bir Kavak ve İnsanlar”da doğa sevgisi konularını işler.
“Sebati Bey’in İstanbul Seferi”, “Ases”, “Yalıda Sabah”, “Küçük Harfli Mutluluklar”, “Onikiye Bir Var”, “Eller”, “Sancho’nun Sabah Yürüyüşü”, “Ayışığında Çalışkur”, “Yaprak Ne Canlı Yeşil”, “Tuş” onun en başarılı öyküleridir.

“Sebati Bey’in İstanbul Seferi”nde doğa ve buna kayıtsız modern insan anlatılır. Sebati Bey insanları ikiye ayırır, çiçeği sevenler ve sevmeyenler. Bir gün şehre iner. Elinde Japon gülü tohumları, onu ekeceği anların hayalini kurarken, İstanbul insanının telâşı onu hayretler içinde bırakır. Kalabalık içinde Sebati Bey’e çarparlar ve tohumlar yere savrulur. Sembolik bir anlatımla modern hayatın tabiatı nasıl ezdiği, umursamadığı anlatılır.

“Ases” bir sadelik övgüsüdür. Futbolcu Ases, oldukça nitelikli bir oyuncu olmasına karşın bencil olmayan, beğenilme hevesine kapılmayan bir kişidir ve bu hâliyle de mutludur. Futbolu sadece bir oyun olarak görmektedir. Ama futbol ortamı sadece gösterişe dayalı bir oyundur. Dürüst, silik insanı bünyesinde barındırmaz. Çünkü bu piyasada sadece iyi futbolcu olmak yetmemektedir. Sonunda bu kaosa ayak uyduramayan Ases, futbol dünyasından dışlanır. “Fasarya” da benzer bir iz üzerinde yürür. Kazım Efendi, üç kâğıtçı, düzenbaz dünyada, sade, dürüst, namuslu bir insan olarak varolmaya çalışır. Ama hep kullanılır ve işi bitince bir kenara fırlatılır. Çünkü bu bozuk düzende dürüst olarak kalıp başarılı olmak mümkün değildir.

“Onikiye Bir Var” zaman algısı üzerine bir öyküdür. Hayatı duyabilmek için zamanın şuuruna varmak gerekir izleği üzerinde yürür. “Yaşadığım anı herkesten kuvvetli anlayacağım der” kahraman. Günün herhangi bir vaktinde saat sorulduğunda saniyesi saniyesine bilmektedir. Sanki içinde bir saat vardır. Sonunda saat durur. Saati tahmin edemeyen kahraman öldüğünü düşünür. Ama kafası karışıktır: “Kimbilir belki de en doğru saati asıl şimdi gösteriyorum.”

“Eller” öyküsü bir fetişizm öyküsüdür. Eller fikri sabiti içindeki kahramanımız sadece ellere bakarak muhayyilesinde çeşitli düşler kurmaktadır. Bir kadından düşen eldivene sahip olunca o kadını düşlerinde yüceltmeye başlar. Sonunda anlatıcı eldiveni bu işlerin uzmanı olduğunu düşündüğü Zeynel Bey’e götürür. Zeynel Bey bu eldiven sahibinin hayat kadını olduğunu söyleyince anlatıcı tam bir hayal kırıklığı yaşar.

“Sancho’nun Sabah Yürüyüşü”nde ikiyüzlülük teması işlenir. Aile içi samimiyetsizlik ana vurgudur: Gözü dışarıda bir erkek, başka erkeklerle ilişkisi olan kadın. Bütün bunlar Sancho adlı bir köpeğin gözünden anlatılır. Erkek sabah yürüyüşünden geldiğinde (parkta bir kadına sarkıntılık etmiştir) karısı bir başka erkekle telefonda konuşmaktadır. Ama hiçbir şey yokmuş gibi öpüşürler.

“Ayışığında Çalışkur”da iki yüzlü namus algısı eleştirilir. Namuslu geçinen Bekçi Zülfikar, kocası hapiste olan kapıcı kadınla yasak ilişki yaşar ama öte yandan sokakta öpüşen gençleri karakola götürerek namus bekçiliği yapar. “Ayışığında Çalışkur” Haldun Taner’in biçimsel yenilikler denediği nadir öykülerindendir. Öyküyü önce anlatır. Sonra bu öyküye yapılan eleştirileri sıralar ve gelen tepkiler üzerine hikâyeyi yeniden kurar. Bu kez her şeyi tersine çevirir. Öykünün yeni hâline eleştiriler olumludur. Ama buna bile itirazlar çıkar. Taner böylece, yapmacık sanatın, sahihlikten uzak öykünün nasıl bomboş olduğunu ortaya serer.

“Tuş” insanların zayıflığına, ikiyüzlülüğüne ilişkin bir öyküdür. Mahalleli önce Nesrin’i bir namus olayından korumaya çalışır. Hep beraber mütecavizi cezalandırmaya karar verirler. Ancak mütecavizin milletvekili babası olayı örtbas ettirir. Herkes geri adım atar. Ama bu namus bekçileri Nesrin’in “hafif kadın” olduğunu öğrenince kadının peşine düşer.
Taner, “Yalıda Sabah”, “Küçük Harfli Mutluluklar”, “Yaprak Ne Canlı Yeşil” öykülerinde mutluluk algısını temellendirir.
“Yalıda Sabah”, onun öyküde yapmak istediklerini en iyi şekilde yansıttığı öykülerinden biridir. Sabahın ilk saatleri, bozulmamışlığın, safiyetin ve dingin bir hayatın simgesi gibidir. O suskunlukta, doğayla iç içe oluşta bir dinginlik bir huzur vardır. Anlatıcı sabahın ilk saatlerini gündelik hayatın karmaşasından, sürüp giden haksızlıklardan, insanlığa sığmayan davranış ve eylemlerden bir kaçış ve sığıntı olarak görür. Bu yüzden sabahın ilk saatleri, onun saltanatıdır; her anını yudum yudum tadar. Çünkü birazdan gün başlayacak, insanların telâşı, klakson sesleri her yanı kaplayacaktır. Kıyıdaki doğaya bakar, martıların, mihalcık kuşlarının, kırlangıçların düzenini yorumlar. Doğa ile insanları karşılaştırır. Bunca yoğun konuşan insanlar niye birbirine yabancıdırlar, niçin birbirlerinin uzağına düşerler sorusunun yanıtını arar. İnsanların hiçbir hâlde doğal olamadıklarını düşünür. Aşkta bile. İhtiras, bencillik ve kişisel çıkarları insanı kendi doğasına yabancılaştırmaktadır. Bu duyguların insanı güzellikten ve iletişimden uzaklaştıran en büyük engel olduğu görüşündedir. Bütün bu düşüncelerini de hayvanların doğadaki konumlarını anlatarak temellendirir. Oysa doğa her şeyi çözmüştür. İnsan mutluluğu da buradan geçer. Tıpkı bir kaplumbağa gibi sadece yaşamak. Ahkam çıkarmadan, yorum yapmadan, dünü evveli bugünü, yarını, öbürgünü takmadan. Sadece yaşamak. Herkese, doğanın her yaratığına yaşam hakkı tanıyıp, onların içinde eriyerek, onlardan biri olmakla yetinerek. Öykünün sonunda, insan mutluluğunun, kıyının, doğanın verdiği bu ekolojik dersi uygulamaktan geçtiği önerisi yapılır.

“Küçük Harfli Mutluluklar”da, sade, yalın bir hayatın idealize edilişini görürüz. Küçük küçük ilkelerle, hayatın karmaşasına dalmadan yaşamanın, sanıldığının aksine insanı pekala mutlu edebileceği hikâyeleştirilir. İnsan ne geçmiş acısı, ne gelecek kaygısı duymalıdır. İçinde bulunulan ana teslimiyettir mutluluk. Sağlıklı olmak, günde iki defa dışarı çıkmak, yaz kış denize girmek, yararlı olmak, sıcak bir ev, mutluluk için yeterlidir.

“Yaprak Ne Canlı Yeşil”de, kitaplara gömülüp, entelektüel ilgilerle hayatı ıskalayan/kaçıran yazarın, hayatı, mutluluğu ve kadını keşfedişi anlatılır. Toplumsal koşullandırmalar, yazar özentileri, bilgi peşinde koşmalar onu hayatın bizatihi kendisinden uzaklaştırmış, hayata yabancılaştırmıştır. Yazar, kendisini mutluluğa götürdüğünü sandığı duygularının birer sahte duygular olduğunun farkına varır. Onu bu gerçeğe ulaştıran ise Zuhal’dır. Zuhal, hiçbir şey okumadan, her şeyi bilir cinsten bir kızdır. Deli dolu, kendi hayatını yaşayan bir kız. Öyküler, tiyatrolar yazan yazarımız, hayatını bir yazarlık imgesine oturtmuş, onun gereklerini yerine getirmektedir. Zuhal ona niçin yazdığını sorar.

Yazarımız “beğenilmek için,” der. Kız, yazarın beğenilmek için yazılar yazmasını saçma bulur. Çünkü hayat başkalarına göre kurgulanmaz. İnsan yaptığı işleri başkaları için değil kendi için, sevdiği için yapmalıdır. İnsan “Başkasını takmadan, beğenilmeye, hoşa gitmeye kalkmadan” kendi olmalıdır. Öyküde, bir yığın entelektüel birikimle donanmış insanın doğal yaşamı kaçırabileceği, bilgiden körleşebileceği vurgusu yapılır. Bu kitap yüklü insanlar, asla sadece kendileri değildir. Pek çok kişidirler, kalabalıktırlar. Bu yüzden kendileri değildir. Hiçbir zaman kendileri kalamadıkları için özgür değildirler. Bu nedenle cinselliklerini bile yaşayamazlar. Zuhal, yazarımıza her şeyden sıyrılarak kendi olabileceğini ispatlar.

Dil ve Anlatım

Yazarlık tutumunu “açık seçiklik, sadelik yazarın birinci nezaket borucudur” diye açıklayan Haldun Taner, yine kendi deyişiyle “düzayak, ayrıntısız, okunmaya, kolayca anlaşılmaya yatkın öyküler” yazar. “Cambazlığı, fazla ustalığı, soyuta fazla kayışı” tasvip etmez.

Yazar (anlatıcı) yansıttığı dünyada anlatımın içindedir. Pek çok öyküsünde yorumlar yapar, kıssadan hisse bağlamında sonuçlar çıkarır. Öyküde vermek istediği duygu ve düşünceleri metnin içinde bir de kendisi yorumlar. Çıkarılması gereken dersi, öykünün yazılış gerekçesini öyküde açık açık ifade eder. Bu nedenle öyküler hep bir ileti taşırlar. Öykünün sonu kimi zaman bir denemeye dönüşür. Onu denemeye yaklaştıran diğer bir belirgin yan ise anlatıcı ile Taner’in kişisel görüşlerinin bire bir örtüşmesidir. Buralarda iyiden iyiye denemenin sularında hayat ve sanat görüşlerini açıklar. Sonuçta fıkra yazarlığının, denemeciliğinin izlerinin biçim olarak, içerik olarak öykülere yansıdığını görürüz: Tümüyle bir doğrunun ispatı için öznel bakışlar, muhabbet eder gibi içtenlikli dertleşmeler…
Haldun Taner öykülerini, mizah, hiciv ve ironi üzerine bina eder. Bu seçimini ise şöyle temellendirir: “İroni, galiba daha çok yaşamın kendisinden kaynaklanıyor. Yaşam ve insanlar o kadar çelişkili ve değişken ki, en sıradan kahramana, en önemsiz ayrıntılara bakarken bile bu ironiyi yakalamak güç olmuyor… Önemli sayılan çok şeyin önemsizliğini, ağırlık sayılan çok şeyin hafifliğini, zorbalığı, fanatizmin, megalomaninin, bilgiçliğin, budalalığın, iki yüzlülüğün, kendini aldatışın, dalkavukluğun, batıl koşullanmaların ipini pazara çıkarıcı, ama bunu bağırganlıkla değil, usul usul yapan ince bir alay.” (1)

“Şeytan Tüyü”nde ayı postu giyerek hayatını kazanan bir gurbetçinin ironik durumu mektup biçiminde anlatılır. Öykü boyunca Almanya’da herkesin kendisine ilgi gösterdiğini, çok popüler olduğunu söyleyen anlatıcının sonunda ayı postu ile sokakta dolaşan biri olduğu anlaşılır. Ama gurbetçi bu gülünç işini bile öve öve anlatır. Öyküde çarpıcı ironiler yapılır: “Neden başın yerde gezecekmiş gafil? Köy okulunda öğrettikleri şarkıyı neden söylemeyon. Türk çocukları Türk çocukları/Gözler ileri başlar yukarı. Öyleyse neymiş? Başın hep yukarıda gezecekmiş Emme arada bir önünü gollayacaksın. Kuyu çukur felan varsa düşmemek için.” (Bütün Hikâyeleri 4, s. 102).
“Küçük Harfli Mutluluklar”da yine ilginç bir söz ironisine rastlarız: “Nizamettin Bolayır’ın üç çeşit penaltı tekniği vardı. Bir falsolu vuruş. Ayağının burnunu sol köşeye yöneltip burnun sağ yönü ile ağa doğru falsolu vurmak ki, hiç bilmeyen bu gölü muhakkak yerdi. Diyeceksiniz ki, falsolu vuruş kalleşçe bir aldatıştır. Sporcuya yakışsa bile asker adama yakışmaz.” (Bütün Hikâyeleri 4, s. 59).

Sonuç olarak mutluluk algısı, doğa çağrısı onun öykülerini belirleyen temel bir çizgidir. Ancak Haldun Taner öykücülüğünün aurası hiç şüphesiz mizah, hiciv ve ironidir. Türk öykücülüğünde ışıldayan yönleri de burasıdır. Ama ilginçtir edebiyat iktidarınca zaman zaman görmezlikten gelinmesinin nedeni de budur. Çünkü mizah, yazınsal iktidarın peşinen çizgi dışına ittiği bir anlayıştır. İşte Taner sanat anlayışı boyunca bu seçiminin hem olumlu hem de olumsuz yansımalarını yaşamıştır.

Notlar

  • Adnan Özyalçıner, Haldun Taner ile Öykücülüğü Üstüne, Gösteri Dergisi, Ocak 1984.
  • Haldun Taner, Bütün Hikâyeleri 1 (Kızıl Saçlı Amazon), Bilgi Yayınevi, 2003, 6. Basım, Ekim 2006.
  • Haldun Taner, Bütün Hikâyeleri 2 (Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu, Ayışığında Çalışkur), Bilgi Yayınevi, 2003, 9. Basım, Aralık 2005.
  • Haldun Taner, Bütün Hikâyeleri 3 (Onikiye Bir Var, Sancho’nun Sabah Yürüyüşü, Gülerek Ölmek), Bilgi Yayınevi, 2003, 6. Basım, Haziran 2005.
  • Haldun Taner, Bütün Hikâyeleri 4 (Yalıda Sabah), Bilgi Yayınevi, 2003, 2. Basım, Haziran 1986.


Necip Tosun

http://www.edebistan.com

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !